Bir sanat bir Barselona



Sanattan oluşan bu doluluğu “güzel” diye tanımlamak yerinde olur mu bilemiyorum. Hülyalı, masalsı bir güzellik değildir söz konusu. İspanyol düşünür Ortega y Gasset’in yeni sanat için yaptığı yoruma denk düşer Barselona’nın çehresi: O halkın beğenisini beklemez hatta ona karşıttır. Avangart, umursamaz, bir nevi aşırıya kaçan tarzına ciddi katkıda bulunan mimar Antoni Gaudí, “En büyük öğretmenim doğadır” diyerek ilhamını ağaçlardan ve mağaralardan alan sistemler inşa eder. Eğik gelen yükleri dağıtmak için payanda yerine hafif kiremit malzemeden oluşan hiperboloit tonozlar ve açılı kolonlarla taşıyıcı tasarımlar geliştirir, bir ağacın gücünü kendisinden alan denge ilkesini taklit ederek yapının görkemli bir şekilde yükselmesini sağlar.

BAYAĞILIKTAN ÖZGÜRLEŞMEK Mİ?

Mimesis anlayışının baskın olduğu eserlerde, bana göre, doğayla örtüşen başka bir yan da var. Süslemeler, yoğun renk paleti, sembollerin temsil ettiği gizli anlamlarla coşan doluluk tek bir bakışla kavranamaz, tıpkı doğanın güzelliğini kavrayamadığımız gibi. Onu sadece bir anlığına duyumsarız. Bize bir şey çağrıştıran veya bir şeyi unutmamıza yardımcı olan bir gösteriye dahil oluruz.

1904 yılında Antoni Gaudí tarafından restore edilen Casa Batlló da yine estetik kabullere karşı çıkan bir eser. Gaudí’nin birçok eserinde, yüzeyde semender figürüne rastlanır. Yunan mitolojisine göre koruyucu rolü üstlenir, özellikle teras katındaki baca sistemlerinde renklerin çarpıcılığı doruğa ulaşır. Duvarlarda Batlló ailesinin geçmiş mutlu günlerinin fotoğrafları asılıdır. Aileyi böyle bir evde yaşamak istemeye iten sanat tutkusu Gasset’in dediği gibi gündelik yaşamın gerçeğinden ve bizi kuşatan bayağılıktan özgürleşmek, yaşamımıza bir anlam verebilmek için olabilir miydi? Yahut bu konuda iktisatçı T. Veblen’in sözüyle tahmin yürütebiliriz: “Zengin insanların zenginliğinden zevk alabilmeleri için bu zenginliğin toplum tarafından bilinmesi gerekir.”

Sanat yapıtları gereksizdir ama bunları yaratmak zorunludur der Karl Kraus. Varoluşun bir hediyesi olan boşluk ve yetersizlik hissinin büyüklüğüyle doğru orantılı inşa edilen tapınaklar, mezarlıklar, anıtlar bazen bir özürdür, bazen saygı duruşu bazen de uhrevi bir kurtarıcı beklentisidir. Genellikle bu gösterişli yapıların kapı önlerinde yaşayan evsizlerin yaşam koşulları bize sanattan çok daha eski bir mirası anımsatır, adaletsizliği.

KİTAPLAR, IŞIK VE SESSİZLİK

Tetuan Meydanı’ndan Triomf Kemeri’ne yürürken yol üstündeki Arús Halk Kütüphanesi’ne giriyorum. Rossend Arús i Arderiu tarafından kurulan 19. ve 20. yüzyıla ait önemli külliyata sahip kütüphane döneminin klasik tasarım anlayışını yansıtan gösterişli avizeler ve ahşap mobilyalarla donatılmış. Yerel bir gazete kapağında Katalanca bir karikatür gözüme çarpıyor: Bir adam sırtında koskoca bir taş taşıyor, taşın üzerinde “prejudicis” yazıyor ve hemen altında şu cümle: “Göçmenler her gün bununla uğraşmak zorunda kalıyor: Önyargılar.” 

Bir diğer ziyaretim ise dünyanın en güzel kütüphanesi seçilen Gabriel García Márquez Halk Kütüphanesi; açık bir plana sahip dört katlı ahşap yapısıyla ve boydan boya uzanan camlarıyla ışığın her zerresinden faydalanan canlı bir mekân. Ben de kütüphanede okuyan insanların tam bir sessizlik diyemeyeceğimiz o fısıltılı ezgisi eşliğinde gezinmenin tadını çıkarıyorum. 

[email protected]



Source link

Be the first to comment

Leave a Reply

Your email address will not be published.


*